|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Ben bir koruyucu çocuk babayım…
2013 yılında, henüz 5 yaşında bir çocuğun elinden tuttum. O gün ona, geçmişte yaşadığı kötü günlerin geride kaldığını, bundan sonra yanında olacağımı ve kimsenin onu üzmesine izin vermeyeceğimi söyledim.
Aradan yıllar geçti.
O küçük kız büyüdü. Okudu, emek verdi, sınavlara girdi. Ve sonunda üniversiteyi kazandı.
İnsan bundan daha güzel ne bekleyebilir?
Bir baba olarak kızımın mezuniyetini kutlamaya hazırlanırken telefon geldi.
“Bir ders daha eksik…”
İşte bazen insanın bütün sevincini tek cümleyle elinden alabiliyorlar.
Bir ders!
Ama o “bir ders”, bir çocuğun hayatından bir yıl götürebilecek kadar büyük.
Şimdi soruyorum:
Devletin koruduğu çocuğu devletten kim koruyacak?
Çünkü ortada sıradan bir okul işlemi yok.
Yıllardır okul yöneticilerinin, ilgili kurumların ve eğitim sisteminin içinde yürüyen bir süreç var. Koruyucu aile olarak bizim okul sistemindeki bütün ders yükümlülüklerini bilgisayar üzerinden takip etme imkânımız yok.
Biz bize bildirilen bilgiye güveniyoruz.
Bize “şu ders var” denildiğinde sınava sokuyoruz.
“Bitti” denildiğinde bittiğini düşünüyoruz.
Bir eksiklik ortaya çıktığında peşine düşüyoruz.
Öyle de yaptık.
Önce bir ders çıktı karşımıza. Gerekli girişimler yapıldı, kızımıza sınav hakkı tanındı. Sınava girdi ve başarılı oldu.
Tamam dedik.
Sonra başka bir ders çıktı.
Onun için de uğraştık. Görüntülü ve yüz yüze yapılan sınavlarla o dersi de başarıyla tamamladı.
Artık tamamdır diye düşündük.
Mezuniyetini kutlayacağız.
Üniversiteye kayıt yaptıracak.
Bir baba olarak kızımın yıllarca verdiği emeğin sonucunu göreceğim.
Ama tam da kutlama hazırlığı yaptığımız gün…
“9. sınıftan bir dersiniz daha eksik.”
Nasıl yani?
Yıllar önceki bir ders!
Peki bu ders neredeydi?
Neden bugüne kadar söylenmedi?
Neden mezuniyetin kapısına kadar beklendi?
Neden üniversiteyi kazanmış bir öğrencinin kayıt aşamasında karşısına çıkarıldı?
Ve en önemlisi:
Bu hatanın bedelini kim ödeyecek?
Çünkü görünen o ki, hatanın faturası yine çocuğa kesiliyor.
Kızım üniversiteyi kazanmış.
Ama kayıt yaptıramıyor.
Eylül ayında yeniden sınav hakkı verilmeyeceği söyleniyor.
Yani bir öğrencinin yıllarca verdiği emeğin karşılığında önüne koca bir “bir yıl daha bekle” duvarı konuluyor.
Bir yıl!
Bazen birilerine göre takvimdeki 12 aydan ibarettir.
Ama bir genç için bir yıl; arkadaşlarından, eğitiminden, hayatından, planlarından ve geleceğinden koparılan koskoca bir zamandır.
Üstelik bu bir yılın kaybedilmesinde öğrencinin bir kusuru varsa, konuşalım.
Ama öğrenciye zamanında bildirilmeyen bir yükümlülük varsa…
Koruyucu aile zamanında bilgilendirilmemişse…
Dersler ve sınavlar konusunda defalarca sonradan bilgi verilmişse…
Ve bütün bunların sonucunda öğrenci üniversiteyi kazanmasına rağmen kayıt yaptıramıyorsa…
O zaman durup sormak gerekir:
Sorun gerçekten öğrencide mi?
Yoksa sistemin içinde bir yerde bir şeyler yanlış mı yapıldı?
Bir de biz nasıl büyüdük, hatırlayalım…
Eskiden çocuğu okula gönderirken öğretmene teslim eder, “Eti senin, kemiği bizim” derdik.
Çünkü öğretmene güvenirdik.
Öğretmenin söylediğine inanır, çocuğumuzun eğitim hayatını onun bilgisine ve sorumluluğuna emanet ederdik.
Biz böyle büyüdük.
Peki şimdi?
Yaşadığı bütün bu süreçten sonra bu çocuk, bu yaştan sonra öğretmene nasıl güvenecek?
“Bana söylenmeyen bir ders yüzünden bir yıl kaybedebilir miyim?” diye düşünmeyecek mi?
“Bana söylenen bilgiye güvenebilir miyim?” diye sormayacak mı?
Çocukların eğitim hayatında yalnızca dersleri değil, güveni de öğretmeleri gerekmez mi?
Ben kimseyi peşinen suçlamıyorum.
Ama kimsenin de “Bir ders eksikmiş, yapacak bir şey yok” diyerek bu meseleyi kapatmaya hakkı olmadığını düşünüyorum.
Çünkü burada mesele yalnızca bir ders değildir.
Mesele, bir çocuğun geleceğidir.
Daha da önemlisi, devletin koruması altındaki bir çocuğun eğitim hayatında devlet adına görev yapanların sorumluluğudur.
Bir çocuk devletin korumasına alınmışsa, devlet yalnızca onun barınmasından ve temel ihtiyaçlarından sorumlu değildir.
Eğitiminden de sorumludur.
Geleceğinden de sorumludur.
Ve eğer bir yerde hata yapılmışsa, o hatanın bedelini çocuğa ödetmemek de devletin sorumluluğudur.
Ben kızım için ayrıcalık istemiyorum.
Kimsenin önüne geçmesini de istemiyorum.
Sadece herkes için geçerli olan hakkaniyetin kızım için de uygulanmasını istiyorum.
Bir kurumda yapılan hata varsa araştırılsın.
Bir personelin ihmali varsa ortaya çıkarılsın.
Bir bildirim zamanında yapılmadıysa bunun nedeni sorulsun.
Mevzuat ne diyorsa uygulansın.
Ama ne olur, hatası varsa çocuğun olmadığı bir süreçte, bedeli çocuğa ödetmeyin.
Çünkü o çocuk 2013 yılında henüz beş yaşındayken devletin korumasında bana emanet edilmişti.
Ben de o gün onun elini tutup bir söz verdim.
“Bundan sonra seni kimse üzmeyecek.”
Bugün o sözü tutabilmek için mücadele ediyorum.
Ve şimdi aynı soruyu, bu işin sorumluluğu bulunan herkese soruyorum:
DEVLETİN KORUDUĞU ÇOCUĞU DEVLETTEN KİM KORUYACAK?
Bir çocuğun geleceği, bir kurumun ihmali kadar ucuz olmamalı.
Bir yanlışın faturası, yanlışın sahibi olmayana kesilmemeli.
Ve hele ki o kişi bir çocuksa…
Devletin görevi, çocuğa “Bir yıl daha bekle” demek değil;
“Senin hakkını biz koruyacağız.” diyebilmektir.
Çünkü bazen bir yıl, sadece bir yıl değildir.
Bir çocuğun hayatıdır.
Ve hiçbir çocuğun geleceği, birilerinin ihmali kadar değersiz değildir.
Türkiye, Almanya, ve Dünya Haberleri Ekonomi,
Yorum Yap