Kibir…
İnsanın sessiz düşüşüdür.
İlk başta “özgüven” gibi görünür; ama zamanla içten içe büyüyen bir zehir gibidir.
Başarıyla birlikte gelen şöhret, övgüler, alkışlar — bir noktadan sonra insanın gerçekliğini çarpıtır.
Kibir, insanın “ben oldum” dediği anda başladığı en sinsi çöküştür.

Kibir, insanın kendine olan güvenini körleştirir.
Artık kimseyi dinlemezsin.
Kendini dokunulmaz sanırsın.
Küçük eleştiriler sana saldırı gibi gelir.
Oysa o eleştiriler, seni ayakta tutan son uyarı sinyalleridir.
Kibir, insanı yalnızlaştırır çünkü çevrendekiler artık seninle değil, senin gölgenle konuşmaya başlar.
Nusret Gökçe, bir zamanlar dünyayı büyülemiş bir isimdi.
Salt Bae hareketi, Hollywood yıldızlarıyla videoları, restoranlarının ihtişamı…
Bir dönem “başarı hikâyesi” olarak anlatılıyordu.
Ama sonra yavaş yavaş bir şeyler değişti.
Sahne büyüdükçe tevazu kayboldu.
Gösteriş arttı, doğallık azaldı.
İnsanlar artık eti değil, egoyu izliyordu.
Nusret’in paylaşımları “ilham” değil, “abartı” olarak algılanmaya başladı.
Bir zamanlar “çalışkan Türk kasabı” imajı, yerini “kibirli şovmen” imajına bıraktı.
Kibir sadece insanın karakterini değil, markasını da çürütür.
Çünkü insanlar samimiyeti hisseder, gösterişin sahiciliğini sorgular.
Bir marka, egonun vitrini haline gelirse, zamanla kendi öz değerini kaybeder.
Tıpkı bir binanın temeli zayıfsa ne kadar yüksek yapılırsa yapılsın, bir gün çökeceği gibi…
Nusret’in hikâyesi, aslında bir modern kibir masalıdır.
Başarıyı taşımak, onu kazanmaktan daha zordur.
Kibir, o ağırlığı taşımayı imkânsız hale getirir.
Kibirli insanın düşmanı dışarıda değil, içindedir.
Onu yıkan ne iftiralar ne de rekabet olur —
Kendini tanrısallaştırdığı o sessiz an olur.
Unutma:
Kibir, insanı kendi alkışının sesinde boğar.
Ve sonunda herkesin içinde bir soru yankılanır:
“Bir zamanlar parlayan o insan nereye kayboldu?”
Cevap basittir:
Gökyüzünü bırakıp aynasına bakmaya başladı.
Türkiye, Almanya, ve Dünya Haberleri Ekonomi,