Bazen hayatımızda birine yer açmak için kendimizden feragat ederiz. Emek veririz, üzerine titreriz; her tartışmamız aslında “daha iyi nasıl oluruz?” çabasıdır. Ama karşı taraf bu çabayı bir savaş, seni ise bir düşman gibi kodladığında, kaçınılmaz son gelir: Çeker gider.
O an sanırız ki dünya başımıza yıkıldı. Harcanan yıllar, verilen emekler bir çöp yığını gibi önümüzde birikir. Kadın kalbi, doğası gereği geçmişe, hatıralara, o küçük detaylara sıkı sıkıya bağlıdır. Kopamaz, kopmak istemez.
Ancak burada mucizevi bir şey devreye girer: Zihnin unutma gücü.
Siz ne kadar tutunmak isterseniz isteyin, o “kendi kalıbına sokamadığı için giden” kişinin yarattığı hayal kırıklığı, zihinde bir savunma mekanizmasını tetikler. Bir bakarsınız ki; üzerine titrediğiniz o anılar, rengini yitirmeye başlamış.
Bu, isteyerek yapılan bir eylem değildir; zihin, değer görmediği yerde yaşayamayacağını anladığı an, o kişiyi “hükümsüz” ilan eder. Kendi kendine şaşırırsın: “Nasıl oldu da bu kadar önemsizleşti?” diye.
Demek ki kadın ne kadar geçmişin hafızası olsa da, ruhu onu hayatta tutmak için en büyük silahını kullanıyor: Unutarak özgürleşmek. Çünkü bazen en büyük zafer, savaşmak değil; o savaşın artık senin olmadığını fark edip arkana bile bakmamaktır.
Türkiye, Almanya, ve Dünya Haberleri Ekonomi,
Yorum Yap