Hayatın karmaşası içinde dilimizden düşürmediğimiz iki kelime: Hamd ve Şükür. Çoğu zaman birbirinin yerine kullansak da, bu iki kavram aslında ruhun ve bedenin bambaşka hallerini temsil ediyor. Tasavvuf dünyasının bilgelik dolu pencerelerinden bakıldığında, bu iki anahtarı yanlış kapıda kullanmak manevi bir “takatukaya” yol açabiliyor.
Şükür, varlığa ve nimete verilen bir cevaptır. Ruhun bir haykırışı olan şükür, ezelden ruhlarımıza kazınmıştır. Bir kuşun ötüşü, bir hayvanın kuyruk sallaması aslında farkında olmadan edilen bir şükürdür. Kur’an-ı Kerim’de buyurulduğu gibi: “Şükrederseniz elbette artırırım.” Şükür, nimeti bağlayan bir zincir, “Ya Rabbi, bunu kesme” demenin en zarif yoludur.
Hamd ise daha zorlu bir sınavın, bedenin ve sabrın haykırışıdır. Belaya karşı dik durmak, hale razı olmak ve “Ya Rabbi, bu halim bana kafidir” diyebilmektir. Hamd, bir kalkan gibi mümini cehennem ateşine karşı korur. Peygamber Efendimiz’in (sav) gelişiyle bizlere öğretilen bu makam, sabır ve kanaat zırhına bürünmektir.
Haberimizin can alıcı noktası tam da burada başlıyor: Hamd edilecek yerde şükür, şükredilecek yerde hamd ederseniz manevi dengeniz sarsılabilir. * Şükür “Devam ettir Ya Rabbi” demektir.
Eğer içinde bulunduğunuz zorluğa şükrederseniz, o zorluğun devamını istemiş olursunuz. Eğer size verilen büyük bir nimete hamd ederseniz, “Bu kadarı yeter” diyerek nimetin önünü kapatabilirsiniz.
Sigorta: “Estağfurullah”
Eğer bu ince çizgiyi kaçırdıysanız üzülmeyin. Bu karışıklığın manevi sigortası tövbedir. “Estağfurullah” diyerek hem yanlış hamdı hem de yanlış şükrü temizlemek mümkündür.
Unutmayın; hamd cehennemi kapatır, şükür ise cenneti açar. Bu iki kanatla uçmayı öğrenmek, dünya ve ahiret saadetinin anahtarıdır.
Kaynak: Münir Derman (k.s)
Türkiye, Almanya, ve Dünya Haberleri Ekonomi,