
İşçinin ve emekçinin bayramı… Öte yandan işçiye ve emekliye bir anlamda zulmedilen, özgürce kullanılmasına her sene engel konulan evrensel bir bayram…
1974 ve 1975 yılında Beyazıt Meydanı’na gidip toplanan kalabalığa bakan, 1976’da babamın zoruyla evde oturan ben…
1 Mayıs ile 18 yaşında, 1977 yılında net bir şekilde tanıştım.
Bir arkadaş grubu ile Sapanca’ya gitmeye zorlandım; aklım Taksim’deydi. Bu yıl gitmeye kesin kararlıydım… Akşamüstü o acı haber geldi.
O yıllardan mahalleden bir büyüğümüz olan, kızıl saçlı, güler yüzlü İpek ablamız dâhil 36 kişi… Kutlamalar sırasında Taksim’deki otelin üst katlarından, Sular İdaresi’nden ve beyaz bir Renault otomobilden bu alanda toplanan halka uzun namlulu silahlarla ateş açıldı. Su sıkan, siren çalan, ateş eden panzerler tarafından Kazancı Yokuşu’na sıkıştırılan binlerce insanın 36’sı ezilerek, boğularak ve kurşunlanarak öldürüldü; 300’ün üzerinde kişi yaralandı.
1977 Taksim 1 Mayıs Olayları…
Sadece bir gün değil, bu ülkenin hafızasında kapanmamış bir yara.
Ve bu güne kadar o meydanda zaman zaman “kutlama” adı altında toplantılar yapıldı belki… Ama son yıllarda o meydanın tanığı çoğu zaman insanlar değil, polis barikatları oldu.
1 Mayıs…
Bir gün değil aslında; bir hatırlayış biçimi.
Aradan geçen onca zamana rağmen değişmeyen şey şu:
Meydanın adı aynı, talepler aynı… Ama yaklaşım hep farklı.
Bir tarafta “düzen” diyenler, diğer tarafta “hak” diyenler…
Bir tarafta güvenlik bariyerleri, diğer tarafta hatıralarını aşmaya çalışan insanlar…
Oysa mesele ne sadece bir meydan, ne de sadece bir gün.
Mesele, emeğin görünürlüğü.
Bugün işçi, ay sonunu getirme derdinde.
Emekli, yılların karşılığını alamamanın kırgınlığında.
Gençler, çalışmanın bile artık bir garanti sunmadığı bir düzende geleceğe bakıyor.
Böyle bir tabloda 1 Mayıs, doğal olarak sadece bir “kutlama” değil; bir itiraz, bir hatırlatma, bir var olma çabasıdır.
Ama ne garip…
Emeğin sesi yükseldikçe alan daralıyor.
Kalabalık büyüdükçe meydan küçülüyor.
Belki de asıl soru şu:
Bir toplum, en temel üretim gücünün sesinden neden bu kadar çekinir?
Çünkü o ses sadece bugünü değil, geçmişi de hatırlatır.
Adaleti, eşitliği, hakkı konuşmaya açar.
Ve en önemlisi, unutulmak isteneni hatırlatır.
Taksim Meydanı bu yüzden sıradan bir yer değildir.
Orası sadece taş ve beton değil; hafızadır.
Ve hafızalar, üzeri kapatıldıkça yok olmaz… Aksine daha derine iner.
Bugün orada barikat varsa, bilinmeli ki o barikat sadece insanlara değil; aynı zamanda geçmişle yüzleşmeye de kuruludur.
Ama tarih şunu defalarca göstermiştir:
Hiçbir barikat bir fikri sonsuza kadar tutamaz.
Hiçbir yasak bir talebi tamamen susturamaz.
Ve hiçbir acı gerçekten unutulmaz.
Son söz yerine:
“Su akar, yolunu bulur…
Hak da öyle; gecikir belki ama bir gün mutlaka yerini bulur.”
Türkiye, Almanya, ve Dünya Haberleri Ekonomi,
Yorum Yap