Günlük hayatın koşturmacası içinde dilimize pelesenk olan kelimelerin, aslında ruhumuzu ve toplumsal bilincimizi nasıl şekillendirdiğini hiç düşündünüz mü? Bugün modern dünyanın bizi hapsettiği soğuk, gri ve mekanik koridorlardan kafamızı kaldırıp, tarihin derinliklerindeki o naif ve bilge felsefeye bakmanın tam zamanı. Sorulması gereken can alıcı bir sorumuz var: Biz ne ara “şifa” aramayı bırakıp, “hastalığa” teslim olduk?
Çok değil, birkaç yüzyıl geriye gittiğimizde ecdadın sağlığın merkezine koyduğu mekanların adı “Şifahane” ya da “Darüşşifa” idi. Kelime kökeni doğrudan “şifaya”, yani iyileşmeye, sağlığa ve pozitif bir sona odaklanıyordu. İnsan o kapıdan içeri adım attığı an, zihni otomatik olarak kurtuluşa ve arınmaya programlanıyordu.
Bugün ise hayatımızın merkezinde “Hastane” var. Farsça yaralı, dertli anlamına gelen hasta ile hane kelimelerinin birleşimi… Bilinçaltımıza her gün fısıldanan subliminal mesaj çok açık: “Burası dertlilerin yeri, sen de buraya aitsin.” Kelimelerin enerjisi derler ya; odağımızı şifadan alıp hastalığa kilitlediklerinden beri, toplum olarak daha çok hastalanır olduk.
Eski şifahanelerin mimarisine baktığınızda sadece taştan binalar görmezdiniz. İçeri giren dertli gönülleri karşılayan su sesleri, ruhu teskin eden musiki makamları, bahçelerden yayılan şifalı çiçek kokuları vardı. Çünkü o dönemin bilgeliği biliyordu ki; insan sadece etten ve kemikten ibaret biyolojik bir makine değildir. İnsanın bir ruhu, kalbi ve bir frekansı vardır. Ruh iyileşmeden, beden ayağa kalkmaz.
Modern tıp ise insanı bir fabrikadaki makineye, organları ise değiştirilmesi gereken yedek parçalara indirgedi. Devasa bir ilaç ve ticaret çarkının döndüğü modern sağlık sisteminde, insan bizzat “vaka” haline geldi. Hastaya o ihtiyaç duyduğu manevi frekans, moral, içsel huzur ve teslimiyet duygusu verilmiyor; tam aksine, korku kültürüyle beslenen bir çaresizlik yükleniyor. Çünkü biliyorlar ki, kendi içindeki şifa gücünü ve yüksek frekansı keşfeden bir insan, sisteme bağımlı kalmaz.
Eğer modern sistem bize o beklediğimiz ruhsal sükuneti ve manevi frekansı sunmuyorsa, iş başa düşmüş demektir. İnsan, kendi şifahanesini önce kendi zihninde, sonra evinde kurmak zorundadır.
Dilimizden düşmeyen o kasvetli kelimeleri ayıklayarak, çevremizdeki dertli ve hasta yakınlarımıza sadece kimyasal ilaçlar değil; gönül alıcı bir tatlı dil, moral ve yüksek bir enerji taşıyarak bu gidişatı tersine çevirebiliriz. Unutmayalım; dünya ne kadar yüzeyselleşirse yüzeşsin, insanın ruhuna dokunmayı bilen şifacı kalpler her zaman bir yolunu bulup o karanlığı aydınlatacaktır.
Gözünüzü şifaya, gönlünüzü yüksek frekanslara açmanız dileğiyle…
Nurhayat VOLKAN
Gözlem / Analiz
International Hayat Haber
Türkiye, Almanya, ve Dünya Haberleri Ekonomi,