Türkiye bugün yalnızca ekonomik bir daralma yaşamıyor; aynı zamanda sosyolojik, psikolojik ve ahlaki bir eşikten geçiyor. Gündem her gün değişiyor, tartışmalar birbirini izliyor, sorunlar büyüyor. Fakat belki de uzun zamandır yanlış sorunun peşinden gidiyoruz.
Gerçek mesele yalnızca enflasyon, işsizlik ya da hayat pahalılığı değildir.
Asıl mesele; birlikte düşünme, birlikte hissetme ve birlikte yaşama irademizin giderek zayıflamasıdır.
İnsan yalnızca tüketen ya da üreten bir varlık değildir. İnsan; anlam arayan, güven duymak isteyen ve ait olma ihtiyacı taşıyan sosyal bir varlıktır. Sosyal psikoloji bize, güven duygusu zedelendiğinde yalnızca bireyin ruh dünyasının değil, toplumun ortak geleceğinin de kırılgan hâle geldiğini gösterir. Umudun yerini kaygı aldığında insanlar çözüm üretmek yerine birbirlerini suçlamaya başlar.
Sosyolog Émile Durkheim’ın “anomi” kavramı tam da böylesi dönemleri açıklar. Ortak değerlerin aşındığı, kuralların belirsizleştiği ve bireyin yönünü kaybettiği zamanlarda yalnızca ekonomik düzen değil, toplumsal dayanışma da çözülmeye başlar. İşte o sessiz çözülme, çoğu zaman fark edilmeden büyür.
Belki de bugün hissettiğimiz yorgunluğun asıl nedeni budur.
Çünkü artık birbirimizi anlamaktan çok birbirimizi susturmaya çalışıyoruz. Fikirler, hakikati aramanın değil; karşı tarafı yenmenin aracına dönüşüyor. Oysa düşüncenin amacı üstün gelmek değil, gerçeğe biraz daha yaklaşabilmektir.
Son dönemde kamuoyunda dile getirilen bazı çözüm odaklı değerlendirmeler, farklı bir siyaset dilinin ve farklı bir toplumsal yaklaşımın mümkün olabileceğini yeniden hatırlattı. Öfke yerine aklı, suçlama yerine diyaloğu ve kutuplaşma yerine ortak vicdanı öne çıkaran her çaba, toplumun geleceği adına kıymetlidir. Çünkü bir ülke, yalnızca eleştirerek değil; konuşarak, dinleyerek ve ortak çözümler üreterek güçlenir.
Toplumların gücü yalnızca ekonomik göstergelerle ölçülmez. Güçlü toplumlar; birbirine güvenebilen, farklılıklarına rağmen ortak bir gelecek kurabilen insanların oluşturduğu toplumlardır. Güven ise adaletle, liyakatle, eğitimle ve ortak akılla inşa edilir.
Sokrates, “Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.” derken aslında düşünmenin ahlaki bir sorumluluk olduğunu da hatırlatıyordu. Hannah Arendt ise kötülüğün çoğu zaman düşünmemekten, sorgulamamaktan ve sıradanlaşan kayıtsızlıktan beslendiğini ifade eder. Belki de bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey, yeniden düşünmeyi, yeniden dinlemeyi ve yeniden anlamayı öğrenmektir.
Çünkü bir ülkenin geleceğini yalnızca seçimler ya da ekonomik veriler belirlemez. Asıl belirleyici olan; insanların birbirine duyduğu güven, kurduğu diyalog ve ortak geleceğe olan inancıdır.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni projeler değildir.
Yeni bir toplumsal dil…
Yeni bir güven iklimi…
Yeni bir adalet anlayışı…
Yeni bir birlikte yaşama kültürü…
Ve belki hepsinden önemlisi, birbirimizi yeniden insan olarak görebilecek bir vicdan…
Çünkü medeniyetler önce zihinlerde doğar, sonra kurumlara yansır. Bir toplumun gerçek kalkınması; yolların, köprülerin ya da binaların çoğalmasıyla değil, düşüncenin, adaletin, bilimin ve güvenin güçlenmesiyle mümkündür.
Bugün hepimize düşen görev, birbirimizi suçlayacak yeni gerekçeler aramak değil; birbirimizi anlayacak yeni yollar aramaktır. Çünkü çözüm, yalnızca devlet kurumlarında ya da siyaset sahnesinde değil; ailede, okulda, mahallede, iş yerinde ve en önemlisi bireyin kendi vicdanında başlar.
Belki de artık kendimize şu soruları sormanın zamanı gelmiştir:
Birbirimizi gerçekten dinliyor muyuz?
Farklı düşüneni anlamaya çalışıyor muyuz?
Çocuklarımıza öfkeyi mi, yoksa diyaloğu mu miras bırakıyoruz?
Ve en önemlisi…
Biz gerçekten aynı ülkenin insanları olarak ortak bir gelecek kurmak istiyor muyuz; yoksa sadece kendi haklılığımızı kanıtlamaya mı çalışıyoruz?
Unutmayalım ki toplumlar, büyük krizler yüzünden değil; küçük sessizliklerin, kayıtsızlıkların ve ihmal edilen değerlerin birikmesiyle çözülür. Aynı şekilde yeniden ayağa kalkmaları da tek bir büyük adımla değil; adaletin güçlenmesiyle, eğitimin gelişmesiyle, bilimin rehberliğinde düşünmenin yaygınlaşmasıyla ve en önemlisi birbirine güvenen insanların çoğalmasıyla mümkün olur.
Çünkü gerçek değişim, önce insanın zihninde başlar. Zihni değişen insan toplumu, toplumu değişen bir millet ise geleceğini değiştirir.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, birbirimizi yenmek değil; birlikte yeniden inşa etmektir.
Dr. Dilek BARAN
Türkiye, Almanya, ve Dünya Haberleri Ekonomi,
Yorum Yap