Oysa en zengin anlarımız mış meğer.
Her şey doğaldı, her şey gerçekti. Yorganlarımız pamukla, koyun yünleriyle doluydu; soba tütüyor, tencere kaynıyor, hayatın içi sıcak kalıyordu. Evler küçüktü ama kalpler kocamandı.
Sabahlar erkendi, ama güne uyanmak bir yorgunluk değil, bir sevinçti.
Çeşmeden akan suyun tadı, toprağa değen ellerin bereketi vardı. Sofralar sade ama bereketliydi; bir dilim ekmek, bir tas yoğurt, bir parça sevgi yetiyordu.
Hiçbir şey gösteriş için yapılmazdı. Komşunun kapısı çalınırken “ayıp olmasın” değil, “bir ihtiyacı var mı” düşüncesiyle gidilirdi.
Aşk daha sessizdi o zamanlar… Bir bakış, bir selam, bir mektup kadar derin. Sadakat, bir sözle başlar, bir ömür sürerdi. Dostluk, menfaatle değil, vefa ile ölçülürdü. Bir elin sıcaklığı, bir omzun huzuru vardı.
Fakirlik, cebimizde değilmiş; ruhumuzun yoksullaştığı zaman başlamış.
Artık pamuk yorganlarımız yok ama kalbimiz üşüyor. Artık çeşme başında su içmiyoruz ama içimiz susuz.
Teknoloji ilerledi, şehirler büyüdü, ama insanlar birbirinden uzaklaştı.
O zamanlar azımız çoktu, şimdi çokumuz eksik.
O zamanlar sade yaşardık, şimdi gösterişli bir yalnızlığa sığınıyoruz.
Bir yağmur sonrası toprak kokusunu, soba başında anlatılan hikâyeleri, dedemin dualarını, ninemin ellerini özlüyorum.
Ve bazen, bir rüzgar esintisinde, o eski günlerin sesi gelir kulağıma…
Kalbim, eski bir türkünün içinde yankılanır:
“Ne güzel yoksulluktu o, içinde sevgi vardı…”
Türkiye, Almanya, ve Dünya Haberleri Ekonomi,
Yorum Yap