Türkiye’nin bugünkü manzarası, özellikle kamuya açık alanlarda, sadece bir kalabalık veya hareketlilik değil; adeta sessiz, gergin ve bir o kadar da derin bir sınıf savaşına ev sahipliği yapıyor.
Şehir hastanelerinin devasa koridorlarından bir belediye otobüsünün havasız koltuklarına kadar uzanan bu sosyal iklimde, en çok göze çarpan şey, ne yazık ki insanların birbirine karşı takındığı o “geçirimsiz” ve “soğuk” zırh.
Bir güvenlik görevlisine soru sorduğunuzda aldığınız cevap, çoğu zaman bir doktorun cerrahi bir müdahaleyi reddedişindeki o sert otoriteyi andırıyor. Bu durum, sosyolojik bir paradoksun en çıplak halidir. Gündelik yaşamın ekonomik ve sosyal çarkları arasında sesi duyulmayan, kararları önemsenmeyen birey; üzerine o yaka kartını taktığı veya eline o telsizi aldığı an, ulaştığı küçük yetkiyi bir hayatta kalma ve üstünlük kurma aracına dönüştürüyor.
Buradaki kibir, bir yetkinliğin değil, tam tersine derin bir tatminsizliğin dışavurumu. Kişi, sunduğu hizmeti bir nezaket köprüsü olarak değil, bir “lütuf” olarak kurguladığında; karşısındakini de bir “insan” değil, bir “mecbur” olarak görmeye başlıyor. Temizlik personelinden hekimine kadar yayılan bu üstten bakış, aslında sistemin içinde kaybolan bireyin, “ben buradayım ve güçlüyüm” deme çabasıdır.
Devasa kompleksler, modern binalar ve pırıltılı zeminler… Ancak bu büyüklüğün içinde kaybolan, o devasa yapının dişlileri arasında kendini “aciz” hisseden bir vatandaş profili var. Mekân büyüdükçe, bireyin değeri küçülüyor. İnsanlar hastaneye sadece şifa aramaya değil, bir bakıma haysiyet sınavı vermeye gidiyor.
Doktora veya hemşireye yöneltilen her soru, onların tükenmişlik sendromuyla örülmüş duvarına çarpıp geri dönüyor. O “patlamaya hazır” ruh hali, sadece yorgunlukla açıklanamaz; bu, toplumsal bir duyarsızlaşmanın, “ötekinin” acısına karşı geliştirilmiş bir savunma mekanizmasının sonucudur. Nezaket artık bir lüks, gülümseme ise bir zafiyet belirtisi olarak algılanıyor.
Toplu taşıma araçlarında seyahat eden insanların üzerine sinen o “mağlubiyet” hissi ise toplumsal kutuplaşmanın ve ekonomik statü algısının en acı meyvesidir. Bir otobüse binmek, bir noktadan sonra sadece bir ulaşım tercihi değil; sosyal hiyerarşideki yerin bir ilanı gibi okunuyor. İnsanların birbirine bakışındaki o donukluk, aslında “sen de benim gibisin ve biz burada sıkıştık” demenin getirdiği bir içsel öfkeden besleniyor.
Gördüğümüz bu tuhaflıklar silsilesi, aslında bir toplumun ruh sağlığının aynasıdır. Kibir, nezaketin yerini aldığında; üniforma, vicdanın önüne geçtiğinde ve mekanlar, insanları ezmeye başladığında toplumsal barıştan söz etmek zorlaşır.
Bugün ihtiyacımız olan şey sadece yeni binalar veya daha hızlı otobüsler değil; bir hiyerarşinin gölgesinde kalmadan, birbirimizin gözünün içine “insan” olarak bakabilme cesaretidir. Çünkü gerçek otorite sertlikle değil, liyakat ve nezaketle kurulur. Aksi takdirde, her köşede birbirine patlamaya hazır, kendi küçük iktidarının kibrinde boğulan bir toplumun fertleri olmaktan öteye geçemeyiz.
Türkiye, Almanya, ve Dünya Haberleri Ekonomi,
Yorum Yap