Dünya, avuç içi kadar kalmış bir grup ihtiraslı azınlığın elinde oyuncak olmuş gidiyor. Bakıyoruz, sövüyoruz, kahroluyoruz. “Bu nasıl olur?” diyoruz. Ülkelerin kaderi, kitlelerin geleceği nasıl olur da bu kadar fütursuzca harcanır? Suçluyu hep uzakta, o yüksek koltuklarda, o pırıltılı ekranların ardında arıyoruz.
Ama gelin bugün o parmağımızı kendimize çevirelim. Çünkü asıl trajedi, o “yarım akıllıların” tahtında değil; o tahtı kendi elleriyle inşa eden, sonra da altına minder koyanların sessiz ortaklığındadır.
Toplum olarak bir hastalığa tutulduk: Pasif bekleyiş. Elini taşın altına sokmadan, ter dökmeden, bedel ödemeden bir mucize gerçekleşsin istiyoruz. Gökyüzünden bir “kurtarıcı” insin, bütün pisliği temizlesin, cebimizi doldursun, bizi refaha ulaştırsın… Biz de o sırada oturduğumuz yerden bu şovu izleyelim.
Bu beklenti, liyakatin cenaze namazıdır. Kendi hayatının iradesini bir başkasına “al hayrını gör” diyerek teslim eden her birey, aslında o yarım akıllı sistemin bir dişlisi haline gelmiştir.
İşin en acı tarafı ise şu: Şikayet ettiğimiz o adaletsiz düzenin içinden bir parça koparma telaşı. Kısa yoldan köşe dönme hırsı, dalavereyle iş yürütme çabası ve “benim hırsızım iyidir” mantığıyla o yarım akıllılara verilen inisiyatifler..
Onlardan otlanmaya çalışırken, aslında kendi geleceğimizi kemirdiğimizi fark etmiyoruz. Bir menfaat uğruna yanlışa göz yuman, liyakati değil sadakati alkışlayan her el, bugünkü karanlığın mimarıdır.
Gerçek şu ki: Kendi göbeğini kendi kesmeyen toplumlar, başkalarının attığı düğümleri çözemezler.
Suçlu; sadece o kararları alanlar değil, o kararlar alınırken “aman tadımız kaçmasın” diyerek susanlar, bir parmak bal için kovanı feda edenlerdir. Suçlu; her şeyi başkasından bekleyip, kendi payına düşen dürüstlüğü ve çalışkanlığı rafa kaldıranlardır.
Dünyayı ve ülkeleri oyuncak haline getiren o “yarım akıllılar”, aslında bizim tembelliğimizin, açgözlülüğümüzün ve sorumluluktan kaçışımızın birer yansımasından ibaret.
Aynaya bakma vakti geldi de geçiyor. Eğer bu oyuncak olma halinden kurtulmak istiyorsak; kurtarıcı beklemeyi bırakıp, kurtuluşun bizzat kendi dürüstlüğümüzde ve emeğimizde olduğunu anlamalıyız.
Aksi takdirde, figüran olduğumuz bu kötü tiyatroda, perde hiç kapanmayacak.
Türkiye, Almanya, ve Dünya Haberleri Ekonomi,
Yorum Yap