
Yıl 1987…
Türkiye’de işkence iddiaları ayyuka çıkmış, kamu vicdanı sarsılmıştı. Bu iddiaları en aza indirmek amacıyla ABD’den “yalan makinesi” olarak bilinen poligraf cihazı ithal edildi. İllerden personel seçildi. Ben de Kocaeli Emniyeti’nde, Asayiş Şube Hırsızlık Masası’nda görev yaparken, bu kursa katılan genç bir komiser yardımcısıyım.
Genelkurmay İstihbarat ve Dil Okulu’nda, Amerikalı uzmanlardan 45 gün boyunca yoğun bir eğitim aldık: insan psikolojisi, beden dili, fizyolojik tepkiler, sorgu teknikleri… Teori ile pratiğin iç içe geçtiği, ciddi bir süreçti. Kurs bitti, cihazı aldık ve görev yerimize döndük.
Kocaeli’ye gelir gelmez üstlerimize bilgi sunduk ve işe koyulduk. Cihaz için özel bir oda hazırladık. O günlerde teşkilatın büyük bölümü bu sistem hakkında neredeyse hiçbir bilgiye sahip değildi. Biz hem öğrenen hem uygulayan konumundaydık.
İlk vakalarımızdan birini hiç unutmam,
Bir otelde hırsızlık olayı… Şüpheliyi odaya aldık, ön görüşmeyi yaptık. Sakin ve kontrollü ilerliyorduk. Sıra teste gelmişti.
Ben cihazın son kalibrasyon ayarlarını yaparken, şüphelinin gözü sensörlere takıldı. Bir anda yüzü değişti, gözleri büyüdü, nefesi hızlandı. Çünkü cihaz, sözleri değil; bedenin verdiği istemsiz tepkileri ölçüyordu.
Ama o gün farklı bir şey oldu. Şüpheli birden ayağa fırladı:
“Tamam!” dedi.
“Ben yaptım… Her şeyi anlatacağım…”
Daha cihaz bağlanmadan, test başlamadan itiraf gelmişti.
⸻
Aradan yıllar geçti… Emekli olduk, yalanla gerçeğin ayırt edilemediği gündelik hayatın içinde koşuşturmaya başladık. Eskiden yalan söyleyenin bedeni tepki verirdi; şimdilerde o tepki bile yok. Gerçek başka, anlatılan başka… Ama öyle bir özgüvenle konuşuluyor ki insan, kendi bildiğinden bile şüphe eder hâle geliyor.
Düşünün; dünü inkâr edip bugünü alkışlayan, topluma başka, kulislerde başka konuşan, gerçeği eğip bükmeyi “siyasi manevra” sayan bir anlayış… Böyle bir zihniyet karşısında, bırakın makineyi, vicdanın kendisi bile sessizleşiyor.
Belki bugün bir siyasetçiyi o eski odaya alsak… Parmağa sensörleri taksak, göğsüne bantları bağlasak… Ne makine dayanır o yalana, ne hakikat kendini savunabilir.
Çünkü artık mesele, yalanın yakalanması değil… Yalanın normalleşmesidir.
Bugün yalan, utanılan bir kusur olmaktan çıktı; neredeyse alkışlanan bir “maharet” hâline geldi. Bir zamanlar yalan söyleyenler gözlerini kaçırır, yüzü kızarır, boğazı düğümlenirdi; şimdiki özellikle bazı siyasetçiler, gözümüzün içine baka baka yalan söylüyorlar.
Toplum sustukça yalan güçleniyor ve sıradan hâle geliyor. Yalan güçlendikçe hakikat geri çekiliyor. Ve biz… gerçeğe olan inancımızı yitiriyoruz.
Asıl tehlike burada başlıyor.
Bir toplum gerçeğe olan inancını kaybettiğinde, artık neye inanacağını da bilemez. Doğruyla yanlış yer değiştirir, haklı ile haksız birbirine karışır.
Her şey bulanıklaşır… İşte o zaman yalan, sadece bir söz olmaktan çıkar; bir düzen hâline gelir. Ve o düzenin içinde yaşayan insanlar artık yalanı fark etmez, yalanlarla yaşamaya başlar.
Unutmayalım; yalanın hüküm sürdüğü yerde ne adalet yeşerir, ne güven olur, ne de gelecek kurulabilir.
Son söz: Gerçekler elbet bir gün mutlaka ortaya çıkar… Ama mesele, o güne kadar kaç kişinin gerçeği savunmaya cesaret edebildiğidir.
Selam ve saygıyla.
Türkiye, Almanya, ve Dünya Haberleri Ekonomi,
Yorum Yap