Sokaklar kalabalık, caddeler insan seli… Ama bir o kadar da ıssız ve soğuk. Aynı gökyüzünün altında, aynı toprağa basarak yürüyen ruhlarız; fakat aramızda aşılmaz duvarlar, derin uçurumlar var. Yan yana duruyoruz ama birbirimizden kilometrelerce uzağız. Bakıyoruz ama görmüyoruz; dinliyoruz ama duymuyoruz. Oysa insan sormadan edemiyor: Toplumda iletişim neden bu kadar hoyratça, bu kadar acımasızca kesildi?
Bizler, bu dünyaya sadece kendi nefsimizi doyurmak ya da bencilce bir yaşam sürmek için gönderilmedik. Biz, birbirimize tutunmak, birbirimizin derdiyle dertlenmek üzere yaratıldık. Halbuki Yüce Allah, bizi birbirimize emanet etmişti.
Oysa bizler, bu kutsal emanet bilincini unuttuk. Modern dünyanın getirdiği o sahte parıltılar, sosyal medyanın yarattığı o yapay sanallık, bizi birbirimize bağlamak yerine aramıza camdan duvarlar ördü. İki satır samimi hasbihalin, gözlerin içine bakarak edilen o sıcak kelamın yerini; emojiler, beğeniler ve ruhsuz mesajlar aldı. Birbirimizin sesini unuttuk, kalbimizin ritmini kaybettik.
Rabbimiz, mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bu kardeşliği, bu birbirine bağlılığı ne kadar açık ve sarsıcı bir dille bizlere beyan ediyor:
“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (Hucurât Suresi, 10. Ayet)
Biz bu ayetin neresindeyiz? Kardeşinin gönül yarasına merhem olmayan, komşusunun sessiz feryadını duymayan, sokakta gördüğü bir muhtaca tebessümünü esirgeyen bir toplum, “kardeşlik” emanetine ne kadar sadık kalabilir? İletişimin kesilmesi, sadece kelimelerin bitmesi demek değildir; iletişimin kesilmesi, kalplerin katılaşması, merhametin çekilip gitmesidir.
Bir diğer ayet-i kerimede Yüce Allah, insanları birbirini tanısın, birbiriyle ünsiyet kursun diye farklı kavimlerde yarattığını açıkça ferman buyuruyor:
“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır…” (Hucurât Suresi, 13. Ayet)
”Birbirinizi tanımanız için…” diyor Yaradan. Tanımak; bilmektir, hissetmektir, onun acısıyla acılanıp, neşesiyle neşelenmektir. Biz ise tanımayı, anlamayı bıraktık; yargılamayı, yaftalamayı ve arkamızı dönüp gitmeyi seçtik. Kimse kimsenin yüzüne bakmıyor, herkes kendi yalnızlık zindanında bir başkasına öfke kusuyor.
Bugün toplum olarak yaşadığımız bu ruhsal buhranın, bu derin yalnızlığın ve kopuşun tek bir şifası var: Öze dönmek.
Birbirimizin gözlerinin içine sevgiyle bakmayı yeniden öğrenmeliyiz. Bir selama, bir tatlı söze, bir fincan kahvenin hatırına yeniden sarılmalıyız. Unutmayalım ki, bizler bu dünyada birer göçmeniz ve heybemizde götüreceğimiz tek şey, kırdığımız değil, tamir ettiğimiz kalpler olacak.
Rabbimizin bize yüklediği o yüce emanete sahip çıkalım. Aramızdaki duvarları yıkıp, yerine kalpten kalbe giden köprüler inşa edelim. Çünkü iletişim, sadece konuşmak değil; ruhların birbiriyle kucaklaşmasıdır. Ve biz kucaklaşmayı unuttuğumuz gün, aslında kendimizi de kaybettik.
Gelin, geç olmadan, kalbimiz tamamen taşa kesmeden önce birbirimize yeniden sarılalım. Allah’ın emanetine sadakatle, sevgiyle ve merhametle sahip çıkalım.
Türkiye, Almanya, ve Dünya Haberleri Ekonomi,
Yorum Yap