SON DAKİKA
--:--:--
Dr. Dilek Baran

Kimliğin Ötesi

Bağlantı kopyalandı!

Siyaset, yalnızca iktidara ulaşmanın değil; aynı zamanda toplumun ortak geleceğini inşa etmenin de sanatıdır. Ancak bu sanatın önündeki en büyük engellerden biri, siyasal kimliklerin zamanla toplumun tamamını kapsayan bir çatı olmaktan çıkıp dar ideolojik alanlara sıkışmasıdır.

Bugün hâlâ birçok siyasi hareket, kendisini “sağ” ya da “sol” olarak tanımlamayı zorunlu görmektedir. Oysa bu kavramlar, büyük ölçüde sanayi toplumunun sınıfsal yapıları içerisinde şekillenmiş tarihsel kategorilerdir (Lipset & Rokkan, 1967). Günümüz toplumunda ise bireylerin kimlikleri yalnızca ekonomik sınıflarıyla değil; eğitim düzeyleri, kültürel yaşamları, dijital dünyadaki deneyimleri, yaşam tarzları ve bireysel değerleriyle de biçimlenmektedir (Castells, 2010).

Bu nedenle modern toplumun siyasal beklentileri, klasik sağ-sol ayrımının çok ötesine geçmiştir.

Bir siyasi parti elbette farklı dünya görüşlerinden insanları bünyesinde barındırabilir. Sağ kökenli de olabilir, sol kökenli de olabilir, muhafazakâr, milliyetçi, sosyal demokrat ya da liberal geçmişe sahip üyeleri de bulunabilir. Ancak bu çeşitlilik, partinin kurumsal kimliğinin belirli bir ideolojik kalıba hapsedilmesini gerektirmez.

Tam tersine…

Toparlayıcı bir parti, üyelerinin geçmiş kimliklerini değil, ortak geleceğe dair hedeflerini merkeze alır.

Siyaset sosyolojisi bize göstermektedir ki, geniş toplumsal taban oluşturabilen hareketler; belirli ideolojileri mutlaklaştıran değil, ortak değerleri kurumsallaştırabilen hareketlerdir (Duverger, 1954; Kirchheimer, 1966). Adalet, liyakat, hukuk devleti, üretim ekonomisi, özgürlük, sosyal dayanışma ve fırsat eşitliği gibi ilkeler; sağın ya da solun değil, toplumun ortak ihtiyaçlarıdır.

Tam da bu noktada yeni kurulan siyasi partilerin en önemli sınavı başlar.

Bir partinin yöneticileri farklı siyasal geçmişlerden gelebilir. Bu son derece doğaldır. Ancak yöneticilerin geçmiş siyasi aidiyetlerini, partinin bugünkü kurumsal kimliği gibi sunmaları önemli bir iletişim sorunu oluşturabilir.

Çünkü insanlar yalnızca parti programına değil, parti yöneticilerinin kullandıkları dile de bakarlar.

Bir yönetici “Biz sağ kökenli bir partiyiz.” dediğinde, farklı siyasal geçmişlerden gelen insanlar kendilerine şu soruyu sormaya başlar:

“Acaba burada gerçekten ortak bir gelecek mi kuruluyor, yoksa eski siyasal kimlikler yeni bir tabela altında mı devam ediyor?”

İşte tam bu noktada siyasal psikoloji devreye girer.

Henri Tajfel’in Sosyal Kimlik Kuramı’na göre insanlar, kendilerini ait oldukları gruplar üzerinden tanımlarlar (Tajfel & Turner, 1979). Eğer bir siyasi hareket belirli bir grubun kimliğini ön plana çıkarırsa, diğer gruplar kendilerini doğal olarak dışarıda hissederler. Bu durum yalnızca oy kaybına değil, aynı zamanda psikolojik aidiyet kaybına da neden olur.

Çünkü insanlar, kendilerini dışlayan yapılara değil; kendilerini görebildikleri yapılara bağlanırlar.

Pierre Bourdieu’nün ifade ettiği gibi siyaset yalnızca fikir üretmez; aynı zamanda semboller üretir (Bourdieu, 1991). Kullanılan her kavram, her tanım ve her söylem toplumsal algıyı yeniden inşa eder.

Bu nedenle “sağ parti”, “sol parti” gibi tanımlar çoğu zaman yalnızca ideolojik açıklamalar değildir; aynı zamanda görünmez sınırlar çizen sembolik ifadelerdir.

Oysa demokratik toplumların bugün ihtiyaç duyduğu şey, yeni sınırlar çizmek değil; ortak yaşam alanlarını büyütebilmektir.

Toparlayıcı siyaset tam da burada anlam kazanır.

Toparlayıcı siyaset; herkesi aynı düşünmeye zorlamak değildir.

Herkesin birlikte yaşayabileceği ortak zemini oluşturabilmektir.

Bu anlayışta insanlar geçmişleriyle değil, katkılarıyla değerlendirilir.

Kim oldukları değil, ülke için ne ürettikleri önem kazanır.

Çünkü siyasetin amacı insanları birbirine benzetmek değil; farklılıkları ortak hedeflerde buluşturabilmektir.

Bugün dünyanın birçok gelişmiş demokrasisi de tam olarak bu dönüşümü yaşamaktadır. Kimlik siyasetinin yerini giderek çözüm siyaseti almaktadır. Toplumlar artık sloganlardan çok güvene, kutuplaşmadan çok iş birliğine, ideolojik sadakatten çok liyakate değer vermektedir.

Belki de artık şu soruyu yeniden sormanın zamanı gelmiştir:

Gerçekten sağcı veya solcu partilere mi ihtiyacımız var; yoksa adaletin, aklın, bilimin ve vicdanın etrafında buluşabilen güçlü demokratik kurumlara mı?

Çünkü tarih bize şunu öğretmiştir:

İdeolojiler insanları aynı safta toplayabilir; fakat ortak değerler toplumları aynı gelecekte buluşturabilir.

Ve belki de bir siyasi hareketin gerçek büyüklüğü, kendisini sağda ya da solda konumlandırmasında değil; farklı insanların kendilerini aynı çatı altında özgürce ifade edebildiği bir siyasal kültür inşa edebilmesinde saklıdır.

Kimliğin ötesine geçemeyen siyaset, yalnızca taraftar üretir. Kimliğin ötesine geçebilen siyaset ise toplum inşa eder. Çünkü bir ülkenin geleceğini belirleyen şey, insanların hangi tarafta durduğu değil; aynı geleceğe birlikte yürümeyi başarabilmesidir.

Dr. Dilek BARAN

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
Dr. Dilek Baran
Dr. Dilek Baran Sessiz Çöküş: Bir Toplum Önce Nerede Kaybeder?
Dr. Dilek Baran
Dr. Dilek Baran Önce Zihinler Bölünür, Sonra Toplumlar
Dr. Dilek Baran
Dr. Dilek Baran Ahlaki Söylemin Kıskacında Kör Sadakat ve Demokrasinin Geleceği..
Yazarlarımız
Güncel Türkiye ve Dünya'dan Gelişmeler
International Hayat Haber

Türkiye, Almanya, ve Dünya Haberleri Ekonomi,

Copyright © 2020 - 2026 Tüm hakları İnternationalhayathaber.com saklıdır.
Translate »