İnsanlık tarihi boyunca coğrafyalar değiştikçe haritalar, sınırlar ve kimlikler de değişti. Renklere, dillere, dinlere ve etnik kökenlere göre milyarlarca insan kategorize edildi. Oysa tüm bu yapay ayrımların ötesinde, hayatın tam merkezinde, çıplak gözle görülmeyen ama ruhun derinliklerinde hissedilen çok daha keskin bir sınır çizgisi var. Hakiki bilge Albert Camus’nün de işaret ettiği gibi: “Dünyada sadece iki ırk vardır: Namuslular ve namussuzlar.”
Peki, pasaportlarda yazmayan, DNA testlerinde çıkmayan bu iki görünmez “ırk” dünyayı nasıl bu hale getirdi? Ve asıl soru: Biz aynaya baktığımızda hangi taraftayız?
Namus kavramını sadece geleneksel veya dar kalıplara sıkıştırmak, bu büyük hakikate yapılacak en büyük haksızlıktır. Burada bahsettiğimiz namus; bir insanın karanlıkta, hiç kimse onu izlemiyorken bile doğru olanı yapma iradesidir.
İlginç olan şudur ki, namussuzluk çoğunlukla modern dünyada “kurnazlık”, “işini bilmek” ya da “çağa ayak uydurmak” gibi parıltılı ambalajlarla servis edilir. Bir köşe dönme aristokrasisi yaratılmıştır. Bu “ırkın” mensupları, namuslu insanların adalet ve vicdan arayışını içten içe bir “enayilik” olarak görür.
Bir insanın hakkını gasp edip, üzerine bir de “hayatın kuralı bu” diyebilmek, genetik bir kod değil, ruhsal bir çürümedir. Namussuzluk, sadece cüzdanı doldururken karakteri boşaltan acınası bir illüzyondur.
Ancak gözden kaçırdıkları çok temel bir varoluşsal paradoks var. Namussuz insan, ne kadar zengin, ne kadar güçlü ya da ne kadar popüler olursa olsun, asla güvenli bir limana sahip olamaz. Çünkü etrafındaki herkesin de tıpkı kendisi gibi ilk fırsatta sırtından vurabileceğini bilir. Sürekli tetikte yaşamak, gücün getirdiği en büyük hapishanedir.
Bu yazı, sadece dışarıdaki “ötekileri” suçlamak için yazılmadı. Bu, toplumsal bir aynadır.
Namussuzluğun kurumsallaştığı, adaletin terazisinin sarsıldığı anlarda, namuslu kalabilmek en büyük kahramanlıktır. Çünkü namuslu olmak; rüzgara karşı yürümeyi, yalnız kalmayı ve bazen de kaybetmeyi göze alabilmektir. Ama günün sonunda insanlığın mirasını koruyanlar, İmparatorluklar inşa eden namussuzlar değil, o yıkılmayan vicdan kalelerini ayakta tutan namuslulardır.
Şimdi manşetteki o sarsıcı soruyu kendimize, sessizce soralım:
Sınırlar kalktığında, maskeler düştüğünde ve geriye sadece ham çıplaklığımız kaldığında… Biz hangi ırka mensubuz?
Unutmayalım; bu dünyadan göçerken yanımızda götürebileceğimiz tek geçerli pasaport, lekesiz bir vicdandır.
Türkiye, Almanya, ve Dünya Haberleri Ekonomi,
Yorum Yap